A. G. Baumgarten’da duyusal bilginin bilimi olarak estetik


































































nesnenin karmaşıklığının farkındayızdır. Bu algılama zengindir, çok yönlüdür, canlıdır ve hatta duygu yüklüdür. Bu beğenme ve beğenmemenin karşılığını içerir ve Leibniz sanat ve güzelliği bilincin bu düzeyine yerleştirir. Fakat estetik yargılar zorunlu olarak doğrulanamayan duygusal karşılık ifadeleri olarak kalmak zorundadır. Duyular tarafından sağlanan delil doğrudandır ve sözlü olarak ifade edilecek özellikleri sağlamaz. Renk, kör bir adama hatta onu görebilenlere açıklanamaz. Yapılabilecek olan tek şey onlara doğrudan deneyimi sağlamak ya da geçmişte yaşadıkları bazı doğrudan deneyimleri hatırlamalarına yardımcı olmaktır. Niteliklerin duyusallıkta direkt olarak deneyimlenmesi, sanatla paraleldir. Sanat üzerine ünlü bir ifadesinde Leibniz şöyle der: “Biz bazen şüpheden uzak, açık bir şekilde, bir şiir veya resmin iyi veya kötü olup olmadığını, içinde I-don’t-know-what (ne olduğunu bilmiyorum) bizi tatmin eden ya da kendisinden uzaklaştıran bir şey var olduğu için kavrarız.16 Aynı şekilde bazen ressam veya diğer sanatçıların neyin iyi neyin kötü yapıldığını doğru şekilde değerlendirdiklerini görürüz; yine de onlar çoğu kez yargılarının dayandığı bir sebep gösteremezler. Fakat soran kişiye hoşlanmadıkları yapıtın something, I know not what (bir şey var ne olduğunu bilmiyorum)dan yoksun olduğunu söylerler.17
Böylece sanatçılar hangi rengin veya şeklin doğru ya da uygun olduğunu bilirler ancak bu kavramsal ifadesi olmayan bir bilgidir. Bizim sanat eserlerini beğenmemiz ya da beğenemememizden sorumlu olan je ne sais quoi (I-don’t-know-what) tır. Geneldeki güzellik sadece tamamlanmamış insan algısında kendisini bulur. Bir nesneyi güzel olarak değerlendirmemiz için bulanık tasarıma sahip olmamız ve hemen onu açık fikre dönüştüremememiz ön şarttır. Güzellik bu yüzden, kusurlu insan algısının üretimidir; Tanrının zihninde güzellik yoktur. Tanrının algısı anlıktır, yani duyarlı unsurlardan yoksundur, dolayısıyla güzellik kategorisine sahip değildir. İşte bu Baumgartenın devriminin başladığı noktadır. Onun amacı, algının bulanıklığının özellikle olumsuz ve kişiye özgü olmadığını, daha çok kendi zenginliğini, karmaşıklığını ve gerekliliğini taşıyan bir ünik/benzersiz algı biçimi olduğunu kanıtlamaktır.18
16 Brown, Clifford, Leibniz and Aesthetics, Philosophy and Phenomenological Research, Vol.28, No.1, International Phenomenological Society, 1967, s. 7080
17 Croce, B., Aesthetics as a Science of Expression and General Linguistic, çev. D. Ainslie, Londra, 1922, s. 207 – 208
18 Hammermeister, K., a.g.e., s. 9
9



16. SAYFAYA BENZER SAYFALAR

Kurumsal kimlik, kurumsal imaj oluşturma süreci ve bir araştırma - Sayfa 13
eden logonun yüksek bilinirlikte olması, hedef kitlenin satın alma tercihini o kurumdan yana kullanmasına ve diğer markaların logoları ile ifade edilen kurumu karıştırmamasına katkı sağlamaktadır. Bunu uzun vadede koruyabilmek içinse büyük ve önemli işletmelerin zamanlarının ve bütçelerinin önemli bir bölümünü buraya yatırdıkları görülmüştür. Örneğin Amerika’daki Taco Bell şirketi (ki Meksika usul...

16. SAYFADAKI ANAHTAR KELIMELER

kendi
estetik
doğru
sanat
ancak
olan


16. SAYFA ICERIGI

nesnenin karmaşıklığının farkındayızdır. Bu algılama zengindir, çok yönlüdür, canlıdır ve hatta duygu yüklüdür. Bu beğenme ve beğenmemenin karşılığını içerir ve Leibniz sanat ve güzelliği bilincin bu düzeyine yerleştirir. Fakat estetik yargılar zorunlu olarak doğrulanamayan duygusal karşılık ifadeleri olarak kalmak zorundadır. Duyular tarafından sağlanan delil doğrudandır ve sözlü olarak ifade edilecek özellikleri sağlamaz. Renk, kör bir adama hatta onu görebilenlere açıklanamaz. Yapılabilecek olan tek şey onlara doğrudan deneyimi sağlamak ya da geçmişte yaşadıkları bazı doğrudan deneyimleri hatırlamalarına yardımcı olmaktır. Niteliklerin duyusallıkta direkt olarak deneyimlenmesi, sanatla paraleldir. Sanat üzerine ünlü bir ifadesinde Leibniz şöyle der: “Biz bazen şüpheden uzak, açık bir şekilde, bir şiir veya resmin iyi veya kötü olup olmadığını, içinde I-don’t-know-what (ne olduğunu bilmiyorum) bizi tatmin eden ya da kendisinden uzaklaştıran bir şey var olduğu için kavrarız.16 Aynı şekilde bazen ressam veya diğer sanatçıların neyin iyi neyin kötü yapıldığını doğru şekilde değerlendirdiklerini görürüz; yine de onlar çoğu kez yargılarının dayandığı bir sebep gösteremezler. Fakat soran kişiye hoşlanmadıkları yapıtın something, I know not what (bir şey var ne olduğunu bilmiyorum)dan yoksun olduğunu söylerler.17
Böylece sanatçılar hangi rengin veya şeklin doğru ya da uygun olduğunu bilirler ancak bu kavramsal ifadesi olmayan bir bilgidir. Bizim sanat eserlerini beğenmemiz ya da beğenemememizden sorumlu olan je ne sais quoi (I-don’t-know-what) tır. Geneldeki güzellik sadece tamamlanmamış insan algısında kendisini bulur. Bir nesneyi güzel olarak değerlendirmemiz için bulanık tasarıma sahip olmamız ve hemen onu açık fikre dönüştüremememiz ön şarttır. Güzellik bu yüzden, kusurlu insan algısının üretimidir; Tanrının zihninde güzellik yoktur. Tanrının algısı anlıktır, yani duyarlı unsurlardan yoksundur, dolayısıyla güzellik kategorisine sahip değildir. İşte bu Baumgartenın devriminin başladığı noktadır. Onun amacı, algının bulanıklığının özellikle olumsuz ve kişiye özgü olmadığını, daha çok kendi zenginliğini, karmaşıklığını ve gerekliliğini taşıyan bir ünik/benzersiz algı biçimi olduğunu kanıtlamaktır.18
16 Brown, Clifford, Leibniz and Aesthetics, Philosophy and Phenomenological Research, Vol.28, No.1, International Phenomenological Society, 1967, s. 7080
17 Croce, B., Aesthetics as a Science of Expression and General Linguistic, çev. D. Ainslie, Londra, 1922, s. 207 – 208
18 Hammermeister, K., a.g.e., s. 9
9

İlgili Kaynaklar







single.php